“Yanımda yürü ve dostum ol!”

Camus’nün 100.doğum günü nedeniyle gerçekleştirilen Paris gezisi sonrasında notlar…

Yaşadıkları şehirler edebiyatçıları ne kadar etkiler? Yaratılarının
yolculuğunda ne kadar söz sahibidir binalar, kaldırımlar, kafeler, parklar,
sokaklar? Bazen birini tanımak için önce yaşadığı şehri tanımanız gerekir.  Sokak sokak gezerek oturduğu bankları,
kahvesini yudumladığı köşe başlarını, kaldığı otel odalarını ve evleri
bilmelisiniz. Çünkü şehirlerin hafızaları vardır. Aradığınız bilgi başka bir
zamana ait olsa da size usul usul her şeyi anlatır ve öğretir…

Paris! Işık şehri. Her daim güzel… Ama Albert Camus’nün 100.doğum
gününde bu şehrin sokaklarında olmanın başka bir anlamı var. Yüz yıl önce doğup
trajik ve biraz da anlaşılmaz bir kazayla hayatı alelacele terk eden, ardından
gelen her kuşağı ilk günkü gibi büyüleyen, her biri kendine has bir ruha
bürünmüş eserlerin yazarı Albert Camus. Biliyoruz ki, bir yazarın tüm
eserlerini ezberden okusak bile, onu besleyen şehri sadece hayal etmek yeterli
değil. O’nu aramak, ararken sözlerini duymak gerekiyor. Ne demişti Camus: “Arkamda
yürüme, yol göstermeyebilirim. Önümde yürüme, arkandan gelmeyebilirim. Yanımda
yürü ve dostum ol.”

6 Kasım sabahı uçaktan iner inmez başlıyor iz sürüş. Montmartre’a
ulaşana kadar genel bir şehir turu yapılıyor. Geziye katılanların kimi önceden
görmüş Paris’i, kimi ilk kez tanışıyor. Ama bu şehri edebiyatın alanı içinde
tanımak, Camus’nün satırlarıyla algılamak konusunda herkes çok istekli. Serin
bir hava var. Ama arada bir yüzünü gösteren güneş, geziye katılanların yüzünü
güldürmeye yetiyor. Saint Germain’de Hotel Madison’a geldiğimizde, bu keyif
yerini güzel bir sohbete bırakıyor. 
Camus’nün burada o kadar çok anısı var ki! Benzersiz eseri “Yabancı”nın büyük bir bölümünü, henüz
28 yaşında bu otelde yazdığını biliyoruz. Hatta son noktayı burada koymuş
olabilir “Bugünlerin yaşanması uzun sürüyordu, kuşkusuz, ama öylesine
gevşemişlerdi ki sonunda birbirinin içine taşıyor ve orada adlarını
yitiriyorlardı. Benim için anlamlı olan yalnız dün ve yarın sözcükleriydi.”
O cümleler, buralarda bir yerlerde
yazıldı demek…
Akşam yemeği için seçilen mekan yine özel bir sohbete götürüyor bizi.
Montparnasse’daki “La Coupole”, Camus’nün Nobel Edebiyat Ödülünü almasından
sonra, yakın dostlarıyla kutlama yemeğini yediği restoran. Zaten
edebiyatçıların ve sanatçıların uğrak yeri olan mekanda, kutlama yemeğinin
yenildiği 149 numaralı masadayız. Buranın diğer ziyaretçilerini anıyoruz;
Picasso, Man Ray, Brassai, Aragon, Simenon, Josephine Baker, Breton ile
başlayan sohbet daha yakın zamanlara Cohn-Bandit ve Patti Smith’e kadar
uzanıyor. Bu sohbet ister istemez bizi Camus-Sartre dostluğuna ve kavgasına
taşıyor. Gecenin bir vakti elimizde şarap kadehleri ve sigaralarla restoranın
önüne çıkıyoruz: Sartre ve Camus’nün, dostluklarını noktalayan o tartışma
buralarda bir yerde yaşanmış olabilir. Diyorum ki içimden; “Bu ağaçlardan biri
tanıktır o kavgaya. Çünkü ağaçlar, her kavganın tanığıdır ve gerçek tarihi
onlar yazar!”
Ertesi gün 7 Kasım. Yani Camus’nün 100.doğum günü. Gün, “Sanatçılar
Tepesi”nde başlıyor. Elbette “Sacre Coeur” da geziliyor. Paris’i gezerken bir
yandan kendi şehirlerimizin sanatla ilişkisini de düşüneceğimiz kesin. Çünkü
burada tüm sanat eserleri, sokaklar, binalar, parklar koruma altında. Parklar
mı dedim? Neyse… Eyfel Kulesi, Opera Garnier, köprüler, saraylar, parklar
müzeler ilk günkü gibi, öylece ve dimdik duruyorlar. Bu süreklilik, zaman
algımızı yitirmemizi de kolaylaştırıyor. Zihinlerimizde hep aynı cümle var: “Camus
bir zamanlar buralardaydı. Severken, direnirken, düşünürken, yazarken bu
sokaklardan geçiyordu.”
Montparnasse Mezarlığı’nda Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ı
ziyaret etmek yetmiyor hiçbirimize. Beckett, Duras, Baudelaire, Durkheim,
Ionesco, Fuentes ve daha niceleri burada yatıyor. Cortazar’ın, her daim ziyaret
edilen mezarının başında biraz daha uzun kalıyorum ben. Ölmüş de olsa, usta bir
yazarla dertleşmek iyidir.
Direnişin efsane gazetesi Combat’ın çıkarıldığı binadan, ustanın
“Veba”yı yazdığı eve kadar çoğu yaşam alanını gördüğümüz uzun yürüyüş turunun
ardından efsanevi Cafe de Flores karşımıza çıkıyor. Bu yürüyüş boyunca hiçbir
yerde Camus’nün afişlerine, fotoğraflarına, kitaplarına rastlamamak, büyük bir
hayal kırıklığı yaratıyor bende. Kutlamalar bütün yıla yayıldığı için,
heyecanlarını yitirmiş, etkinlikleri tüketmiş olabilirler ama tam da 7 Kasım
günü, şehrin bu kadar ilgisiz olması üzücü. Adını andığım özel mekanlar bile,
Camus ile ilgili bir şey yapmamışlar. Cafe de Flores, aynı gün bir edebiyat
ödülü veriyor ve o ödül törenine kilitlenmiş durumda. “Ah, keşke bizde de
edebiyat ödülleri veren kafeler olsa,” diyerek, Catherine Camus’nün “Babam
Camus” metnini okumak ve gezi ekibiyle uzun bir sohbet edebilmek için başka bir
kafeye geçiyoruz. Uzun günün bu durağında sohbet-kahve-tatlı üçlüsü iyi
gidiyor.
Yeni gün doğduğunda ve Seine Nehri’ne vardığımızda, kıyı boyunca aristokrasinin
‘sevimli’ hatırasının hala yaşatıldığını görebiliriz. Ama bizim amacımız yakası
kalkık pardösüsü, dudaklarının kenarından eksik etmediği Gitanes’ıyla Camus’yü
bulmak. Çalıştığı gazeteyi, yayınevini ve efsanevi yayınevi Gallimard’ı görmek
herkesi heyecanlandırıyor. Çoğumuzun elinde Can Yayınları’nın bu gezi öncesinde
hazırladığı 100.doğum gününe özel baskılar var. Theatre Hebertot ve Theatre
Antoine ziyaretleri, Camus’nün gerçekle yüzleşmedeki en büyük aşkını,
tiyatroları konuşmamızı sağlıyor. Geziye katılanların, sadece Camus konusunda
değil, dünyayı bir sanat penceresinden algılamak konusundaki istekli ve bilgili
tavırları, sohbetlere ayrı bir tat katıyor. Sonuçta, hep birlikte, şehir denen
yanılsamanın içinde Camus’nün gerçeğini arıyoruz. Bunun olanaksızlığını
biliyoruz ama zaten amaç o gerçeği bulmak değil, o arayışı birlikte yaşamak.
Şehir kendisine bakan gözlere, aradıkları neyse onu gösterir. Fazlasını
istiyorsan, fazlasını aramalı ve görmelisin, kural son derece basit. Bu,
sabahın erken saatlerinde işe yetişmek için koşturarak geçtiğiniz o uzun ve
eski binaların hükmettiği, güzel caddeye benzer. Öyle telaşlısınızdır ve
aklınız ‘başladı başlayacak mesai’ye öyle yoğunlaşmıştır ki başınızı kaldırıp
hiç bakmamışsınızdır; binalar, insanlar, olanlar ve kısacası hayat, sizin göz
hizanızca sınırlandırılmıştır.

Çünkü şehir denen şey, baştan ayağa üzerinize
sinendir… Yarım yamalak tanışıklığınıza aldırış etmez, hiç hissettirmeden
hücrelerinize yerleşir, sizi şair de yapar, yazar da! Yeter ki o yolu yürürken
başınızı kaldırın.

Yorumlar (3)

Yazınız bana inanılmaz tatlı bir Paris yolculuğu yaşattı. Her tarafında muhteşem izler olan bu şehre, ben de çoğu edebiyat tutkunu gibi aşığım. Bu yazıya ait fotoğraflarınız varsa onları da görebilmeyi dilerdim. Sevgiler…

Kopan….
….yeterki yolu yürüken başınızı kaldırın.
….ama zaten amaç o gerçeği bulmak değil, o arayışı birlikte yaşamak.
….Ölmüş de olsa, usta bir yazarla dertleşmek iyidir.
….Parklar mı dedim? Neyse…
….Çünkü ağaçlar, her kavganın tanığıdır ve gerçek tarihi onlar yazar.
…."bugünlerin yaşanması uzun sürüyordu"
…."Yanımda yürü ve dostum ol”
Camus…

pariste sayenizde gezmiş bulundum, yazılarınızı bundan sonra takip edeceğim süper bir anlatım olmuş, tebrik ediyorum….

bir yorum bırakın