Pazar Yazısı

04 Nis: Kırmızı Kurdele

    Biz de çocuktuk. Sütün mayalanarak yoğurt yapılması kadar şaşırtıcı bir annelikteydi ilkokul öğretmenimiz. Minik şarkıları vardı, okumayı belleten fişleri vardı. Çıkışları hep kendineydi, bize yumuşacık inişleri vardı. Elinin buz gibi bir sevişi, sesinin sırtımıza havlu koymaktan uzak bir titreyişi vardı. Ama vardı. Bir de ödevleri vardı. O ödevleri verişi vardı. Ödevlerin bizden geri gelmeyişi vardı. Geçenlerde ruhuma sıkışmış bir ödevi kustum çalışma masamın üstüne. Yapılmamış bir ödev; bir soru. Uzun uzun düşündüm ve cevabı buldum geç de olsa: Hafızadan…

28 Mar: Harfler, Heceler, Kelimeler…

    Yazı deyince aklıma hep çocukluğumdan bir görüntü geliyor. Ankara’dayız. Sobalı bir evde oturuyoruz. Sabah annem ve babam hep ablamla benden önce kalkmış oluyor. Soba çoktan yakılmış. Üstündeki çaydanlıktaki su kaynamış, ıslık sesleri duyuluyor. Kızaran ekmeklerin kokusu iştah kabartıcı… Bu klişeleşmiş “soba başındaki mutlu aile” tablosu ne sıklıkta yaşanırdı bilmiyorum ama her sabah yaşanan ve beni yazıyla tanıştıran olayı, belleğim hâlâ en taze haliyle sunar bana: Anne ve baba salondaki divana kurulmuş ve gazete okuyorlar. Evet, yazıya tutulmamın nedeni bu…

21 Mar: Basit Bir Soru

      Adam bir yolculuktadır. Yanında bir kurt, bir kuzu ve bir balya saman vardır. Bir nehrin kıyısına gelir ve orada kendisini karşıya geçirebilecek bir kayıkla karşılaşır. Ancak ne yazık ki bu kayık sadece iki kişiliktir. Yani karşıya yanındakilerden sadece birini geçirebilecek durumdadır. Bu durumda bir çözüm bulmalı ve taşımayı tek tek yapmalı ama herhangi bir kıyıda yalnız kalacakların birbirine zarar vermeyecek türden olmalarına özen göstermelidir. Örneğin kuzu samanı yiyeceği için onları yalnız bırakamaz. Tabii eğer yalnız kalırlarsa, kurt da kuzuyu…

06 Mar: “Oysa doğar doğmaz kulağıma fısıldamışlardı!”

      Adımı bilmiyorum ben. Elbette var bir adım. Çevremdekilerin beni çağırmalarına yarayan bir adım var. Var. Ama bilmiyorum ben. Biliyorum da, unutuyorum aslında. Pof diye bir ses çıkıyor, uçuyor aklımdan. Unutuyorum. Evet, evet en doğrusu böyle söylemek; unutuyorum. Karıştırıyorum. Kekeliyorum. Oysa adımı ezbere bilen birileri var, senin adın bu değil ki diyorlar; hemen gülümsüyorum onlara, şakalar yapıyorum, yalanlar söylüyorum, bahaneler uyduruyorum: göbek adım bu, diyorum göbeğime şap şap vurarak. Bir teyzem vardı, beni hep bu adla çağırırdı, diyorum olmayan bir…

28 Şub: Cesaret

Alfabeden şiir diken terzilerin vitrin mankeniyim, Ne kadar provası varsa hayatın, buyursun gelsin.

21 Şub: Diyet

  Sevgilim… Ya da artık sana ne dememi istiyorsan? Diyebilir miyim peki, sence dilim varır mı? Sevgilim… Meğer her ayrılık sevdiğin bir şairin intiharı gibiymiş. Beden kendini sonsuza gömüyor, sadece dizeler ve duygular kalıyor geriye. Şu anda, tam da şu anda, ruhumu silkeleyen öpüşünü hatırlamaya çalışıyorum. Olmuyor. Gözümün önüne o sahil kasabasındaki evde -sahi neresiydi orası?- teninin bilgeliğini katarak yaptığın domatesli makarna geliyor. Komik değil mi? Gül o zaman, sen hep gül. Dalgalar denizde dans ediyordu, senin omuzların kıpır kıpırdı….

31 Oca: “… için!”

Önce adını yazmak geldi içimden. Seslerin, sözlerin dünyasında yolumu kaybettiğim gecelerden birinde, seninle üstüne uzun uzun konuştuğumuz bir yazının başına oturmuştum. Giriş cümlesi, karakterlerin yapıları, kurgu, altmetinler kafamdaydı. Önce kendime güzel bir yemek hazırladım. Gülme lütfen, patates kızartması da pekâlâ güzel bir yemek olabilir. Ev kızartma kokmasın diye pencereyi açtım, soğuk rüzgarların canımı yakmasına izin verdim. Patatesleri bir torbaya koyup, çöpe attım. Sonra, kahve yaptım. Bütün bunları yaparken elimden geldiğince ağır davranıyordum. Yazacaklarımı içselleştirmek sonra da kendimden çıkıp bütün o…

24 Oca: 24 Ocak: Bir Pazar Günü

Kar. Beyaz. Fırtına. Soğuk. Pazar gazeteleri, her zamanki gibi yaşamı hafifletmek istiyor. Başaramıyorlar. Kar darbe senaryolarının üstünü örtmüyor. Fırtına istese de solu uyandıramıyor, gerçek sola savuramıyor. Soğuk can alıyor. Üstelik gün Şakir Eczacıbaşı’nın ölüm haberiyle başlıyor. Gerçek bir kültür insanı, bir kuşağın erdemli duruşunu da yanında götürüyor sanki. 24 Ocak 1993’ün, Uğur Mumcu’nun öldürülüşünün üstünden 17 yıl geçmiş. O büyük yürüyüşü hatırlıyorum, on binlerin öfkesini, acısını. “Yiğidim aslanım, burada yatıyor,” derken nasıl da ağladığımızı. Daha beş gün önce aynı şarkıda,…

17 Oca: Anadolu Hisarı

Hemen gidip bakkalla sohbet etmeye karar verdim. Amacım belliydi. Çocukluğumda okuduğum kitapların dünyasına adım atacaktım. Bakkal, büyük dağıtıcıların dağıtım sorumlularına sipariş veren satıcı kimliğinden sıyrılıp, bakkal amca olacaktı. Adını öğrenecektim. Ona “Ağabey,” diyecektim, “bana yüz gram zeytinle bir de özel tenekeden yağsız peynir versene.” Bakkal paketimi hazırlarken hemen yan dükkana uğrayacaktım. Sadece bir merhaba demek isterken, “Böyle dağınık saçlarla, iki günlük sakalla işe gidemezsin,” diyen berberin zorlamasıyla kendimi koltukta buluverecektim. Berberin hızlı bir hareketle çırptığı kolalı, beyaz örtünün sesi, radyodan…