Kara Kedinin Gölgesi

08 Eyl: Sil Dürçmesi

Toplantı odasından alı al moru mor çıktı. Kapı yavaşça, yan masasında çalışan adamın delimsirek kahkahasının üstüne kapandı. Derin derin nefes almaya çalıştı; alamadı. Lavaboya koştu hemen; tuvalet demeye utanırdı. Aynada kendine baktı; belinden aşağıyı görebilmek için kuğu gibi uzattı boynunu. Sabahın köründe kalkıp nasıl da uğraşmıştı, kendini güzel hissedene kadar. Oysa beyaz bluzu, yüzündeki utancı daha da belirginleştirmekten başka işe yaramıyordu şu anda. Bir ay kadar önce arkadaşlarıyla balık yemeye gitmişti. Çöpçatanların tanıştırmak istediği bir bey de vardı masada. İlk…

22 Ağu: Kestane

Soğuk, kestaneci çocuğun çatlamış ellerine saldırıyor ama yüzündeki mutlu gülümsemeyi yok etmeyi başaramıyor. Küçük kesekâğıtları, büyük kesekâğıtları, el terazisi, gramlar, kepçe ve en çok da sıcağı gördükçe ateşli bir sevişmeye hazırlanırcasına kabuklarını terk edip çıplak kalan kestaneler, bu sert eller tarafından kırılgan bir keyifle okşanıyor. Kestanecinin kararlı gülümsemesi içimin fırtınasını büyük bir ustalıkla dindiriyor. Yeni bir yıl geliyor abi, diyor. Öyle, diyorum, öyle ama ben bir öncekini bitirmedim henüz. Kestane sonsuz bir öpücük gibi ağzımda dağılırken arkama dönüp yürüyorum. Kısa…

27 Tem: Kedileri sever misiniz?

“Hayvanları, özellikle de kedileri sevmeyen bir insan tümüyle sevgisizdir, insanları da sevemez.” Kedi tutukunlarının sıklıkla tekrar ettiği bir sözdür bu. Hatta geçenlerde tanık olduğum bir kedi sevmek-kedi sevmemek tartışmasının da merkezindeydi. Onlar tartışırken ben gurultular çıkararak çayımı içiyordum. Ben kedileri çok severim. Bu nedenle sevmeyenleri daha iyi anlamaya çalışıyorum. Geçenlerde Giovanni Scognamillo ile konuşurken “Sizi ne korkutur?” diye sordum. “Sadece kediler,” dedi. Basit bir çekingenlikten değil, düpedüz korkudan söz ediyor üstad. Şöyle basit bir internet araştırması yapınca karşıma çıkan bilgiyi…

404552karb

21 Şub: Kara Kedinin Gölgesi

Kara Kedinin Gölgesi adlı kitabım 2005 yılında yayımlandı. Her kitap özeldir ama bu kitabın bendeki yeri biraz farklıdır. Temür Köran’ın desenlerinin de bu kitap bütününün oluşmasında büyük bir önemi vardır. Geçenlerde, edebiyatımızın çok özlediği Füsun Akatlı’nın, Kara Kedinin Gölgesi için Milliyet Kitap Eki’nde yazdıkları çıktı karşıma. (Yine aynı kitap için yapılmış bir-iki söyleşi de buldum dosyalar arasında, belki daha sonra onları da paylaşırım.) İşte, övgüsüyle, uyarısıyla Füsun Akatlı’nın kaleminden Kara Kedinin Gölgesi. “ARTIK, ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZDE YEKTA KOPAN’IN ÖZGÜN BİR YERİ VAR…”…

walking_on_water_1_lightbox

21 Tem: Yürümek. Denize.

denizin üstünde yürünebilir mi? hayır, mitolojiden ya da masallardan bahsetmiyorum. dini öyküler de değilidir söylediğim. ben gerçek adımlardan, hatta belki de uzun soluklu bir koşudan bahsediyorum. hem de tekrar karaya ayak basmak isteyen bir korkağın adımlarından değil, sığ bir sudan, derinliklere, giderek okyanusun göbeğine koşmak isteyen bir aşığın koşusundan bahsediyorum. denizin üstünde yürünebilir mi? gece, göz gözü görmezken mercanadaların renkleri, tırsi balıklarının yalnızlıkları, denizatlarının nefesleri paylaşılarak ileriye, daha ileriye gidilebilir mi? zaten ne yapmak istiyoruz ki bundan başka? neden bu…

09 May: Öylesine Sessiz…

      Yıllardır bu evde oturuyordu; kapıcıya sormuştum bir keresinde, “Geldiğimde buradaydı,” demişti. Apartmanın girişindeki, paslanmış üç vidanın tuttuğu (dördüncü vida ne zaman, nasıl düşmüştü acaba?) mermer isim tabelasından söz eder gibi söylemişti bunu: “Geldiğimde buradaydı.” İyice cılızlaşmış beyaz saçlarını küçük ama becerikli bir topuzla ensesinde toplardı. Çillerle, damarların birbirine karıştığı ellerinden birini yumruk yapardı hep. (Sahi, hangi eliydi?) Ben sabahları işe giderken, yaşlı bedeninden beklenmeyecek sertlikte adımlarla yürüyüşten dönüyor olurdu. (Başka ne için çıkardı ki dışarı?) İki kere kapısını çaldım….

04 Nis: Kırmızı Kurdele

    Biz de çocuktuk. Sütün mayalanarak yoğurt yapılması kadar şaşırtıcı bir annelikteydi ilkokul öğretmenimiz. Minik şarkıları vardı, okumayı belleten fişleri vardı. Çıkışları hep kendineydi, bize yumuşacık inişleri vardı. Elinin buz gibi bir sevişi, sesinin sırtımıza havlu koymaktan uzak bir titreyişi vardı. Ama vardı. Bir de ödevleri vardı. O ödevleri verişi vardı. Ödevlerin bizden geri gelmeyişi vardı. Geçenlerde ruhuma sıkışmış bir ödevi kustum çalışma masamın üstüne. Yapılmamış bir ödev; bir soru. Uzun uzun düşündüm ve cevabı buldum geç de olsa: Hafızadan…