Bir Borges Labirenti

Yirmili yaşlarımda sıklıkla tekrar ettiğim bir
oyun vardı. Ben o zamanlar bunu bir oyun olarak adlandırıyordum ama belki de
bir çeşit hastalıktı söz konusu olan. Odamdaki ışıkları kapatır, hatta
yeterince karanlık olmazsa gözlerimi yumar ve kütüphanedeki kitapları el
yordamıyla bulmaya çalışırdım. Yerini yurdunu ezbere bildiğim kitabın olduğu
rafa yönelir, parmak uçlarımla cildi tanımaya uğraşırdım. Her başarısızlık
oyunun yeniden oynanması anlamına gelirdi. Yanılmak hem can sıkıcıydı hem
öğretici. Yanılmama neden olan kitabın sayfaları arasında kaybolur ve ertesi
gece onu da parmak uçlarımın detektifliğiyle bulacağıma söz verirdim. Zamanla
kitapları sadece kütüphanedeki yerleriyle değil, cilt kalınlıklarıyla, kapak kartonlarıyla,
yıpranmışlıklarıyla da tanımaya başlamıştım. Bu oyunun hayatıma Borges’in
edebiyatıyla tanışmamdan sonra girdiğini söylememe gerek yok herhalde.
Deneme yazınının usta ismi Alberto Manguel’in
2002 yılında yayımlanan “Borges’in Evinde” kitabını okuduğumda, artık çoktan
oynamayı bıraktığım oyunu bir kez daha hatırlamıştım. Kitap Yapı Kredi
Yayınları
’nın özenli-büyük boy baskısı, Cem Akaş’ın çevirisiyle ‘İzdüşümler/Düş
İzleri” serisinden yayımlanmıştı. (Geçen ay YKY’nın standart boyutunda yeniden
basıldı.) İlk okuyuşta beni en çok etkileyen sahnelerden biri, Borges’in her
bir cildin kütüphanesinin neresinde barındığını bilmesi ve ulaşmak istediğinde
de hiç sektirmeden oraya yönelmesi olmuştu. Gençlik yıllarımdaki oyunumun da bir
nedeni vardı demek ki. Bilinçaltım, günün birinde görme yeteneğimi kaybedersem,
kitaplarımla olan ilişkimin de yok olmaması için hazırlanmamı söylüyordu belki
de. Kimilerine –haklı olarak- hastalıklı gelecek bu oyunu artık oynamadığımı
söylemeliyim. Bu yeniden başlamayacağım anlamına gelmiyor.
Kitabın bu yeni baskısını okurken başka bir
soru düştü aklıma. Soru basit: Fotoğraflarına hiç bakmadan, sadece yazıya
dönüşmüş bir tanıklıktan yola çıkarak Borges’in evinin resmini yapmak olası mı?
Soruyu biraz daha farklı bir yerden sormalı
belki de: Yazar, gerçekliğin kelimeler dünyasındaki karşılığını bulmak için ter
dökerken, ressam yarı bellek-yarı kurmaca bir metin üzerinden gerçekliği
yeniden kurgulayabilir mi? Tıpkı, gerçekliğin ya da belleğin izdüşümlerini
gördüğümüz gibi, kelimelerin karşılığını da görebilir miyiz resimlerde?
Basit sorumun cevabını vermek zor değil.
Elbette görebiliriz. O zaman soru ikinci aşamasıyla karşımıza geliyor: Peki ama
nasıl?
Önce kitabın dünyasına girelim. Alberto
Manguel, bu kısa deneme kitabında, bizi Borges’le geçirdiği günlere götürüyor. 1948’de Arjantin’de doğan Manguel,
okulu bitirdikten sonra Buenos Aires’teki Anglo-Alman kitapçısı Pygmalion’da
çalıştığı günlerden söz ediyor önce. Derken, akşamüstleri geç saatte, Ulusal
Kütüphanedeki yöneticilik görevinden dönen Borges ile tanışıyor. Artık doksan
yaşını geride bırakmış annesinin yerine, kolayca yorulmayan, daha çok
okuyabilen bir “okuyucu”
gereksinimi duyan Borges, hemen herkese önerdiği gibi Manguel’e de akşamları
evine gelip kitap okumasını öneriyor. Böylece on altı yaşındaki Alberto
Manguel, haftanın üç-dört günü Borges’in evine gitmeye ve ona kitap okumaya
başlıyor.
Çevresinin
bu buluşmalarla ilgili notlar almasını, hatta bir günlük tutmasını önerdiği
Manguel, ergenliğin verdiği küstahlıkla sıradan bir durum yaşadığını düşünüyor.
Kayıt altına almıyor o günleri. Yıllar sonra, bu kitabı yazarken biraz
belleğine biraz da –kitabın içinde de olan- Sara Facio’nun, Borges’in evinde
çektiği fotoğraflara sarılıyor. Aslında ‘kelimelere dönüşmüş gerçeklik’
sorumuzun ilk evresi burada karşımıza çıkıyor. Çünkü biliyoruz ki, o kelimeler
de, gerçekliğin belleğimizdeki izdüşümleriyle ortaya çıkıyor.
Buenos
Aires’te, Charcas ile Maipú’nun köşesindeki 994 numaralı kızıl mermer
binadaki 6B numaralı daireyi ayrıntılarıyla anlatıyor Manguel. Borges’in evini
yumuşak, sıcak, hoş kokulu bir yer olarak anımsıyor.
Bunu da ünlü yazar ve annesinin hizmetçileri Fanny’nin kaloriferleri iyice
yakmasına ve Borges’in mendiline hep kolonya damlatmasına bağlıyor. Belleği,
bir bilgiden, bir durum yaratıyor yani. Sonrasında detaylara giriyor ve evin
yerleşim düzenini anlatıyor.
Oturma
odasında sağ tarafta dantelli örtüsü, sırtı düz dört iskemlesiyle, koyu renk
bir masa yemek bölümünü oluşturuyor; solda, bir pencerenin önünde, iyice
eskimiş bir kanepe ve iki üç koltuk duruyor. Hatta detaylar bile giriyor araya;
büyükbabadan kalma, üstünde gümüş bir kupa bulunan masa, duvara monte edilmiş
ansiklopedilerle dolu iki beyaz kitap rafı ve koyu ahşaptan iki alçak
kütüphane. Bu konuda bir hayal kırıklığını da paylaşıyor Manguel. Cennet’i bile
bir kütüphane şeklinde hayal eden Borges’in evindeki kütüphanenin şaşırtıcı
derecede küçük olduğunu söylüyor. Her delikten kitap fışkıran bir ev değil,
kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bu apartman dairesi,
görenlerin çoğunu şaşırtıyormuş.
Kitabın
okuru da tam bu noktada şaşırıyor işte. Bu satırlara kadar okurun zihnindeki
imgeler tanıdık. Bir yanda uçsuz bucaksız bir okuma haritası, bir yanda Ulusal
Kütüphane. Yani kitaplar, kitaplar, kitaplar… Ama tam bu noktada, o imgeyi
yıkıp yeniden yaratmak gerekiyor. Okur, burada Manguel’in kelimeleri üstünden
bir imge yaratmakla yetinemiyor elbette ve sayfaları hızla çevirip, Arjantinli
fotoğraf sanatçısı Sara Facio’nun o yıllarda çektiği karelere bakıyor. Beyaz
kitaplık beş katlı, uzun iki bölüm ve onların çıkıntısı denebilecek iki kısa
bölüm. Açıkçası günümüzün seri üretim kütüphanelerinden farkı yok. Hemen ona
bitişik duran koyu ahşap kütüphanede ise az sayıda kitap var. İşte tam bu anda
‘fotoğrafa bakan’ ile ‘zihnine bakan’ arasındaki uçurum büyüyor. Basit sorunun
ikinci aşamasına yeniden dokunmak gerekiyor: Gerçekliğin yeniden
kurgulanmasında kelimelerin imgesel izdüşümleri yeterli olmayacak mıdır, bir
fotoğrafın rehberliğine mi ihtiyaç duyarız? Bellek, yaşamsal gerçekliği bir
tuvalde yeniden üretirken (yani kurmaca bir gerçeklik yaratırken) nelerin
desteğini ister?
Sorunun
bunaltıcı evreninden bir anlığına çıkalım. “Bildiğiniz
gibi kör değilmişim gibi davranmaktan hoşlanıyorum ve gözleri gören bir adam
gibi koşuyorum kitapların peşinden,”
diyen Borges’in zihninde ilerlemeye
çalışalım. Alberto Manguel, evdeki ilk karşılaşmalarını anlatırken, Borges’in
bu kadar iyi bildiği bir yerde bile duraksayarak hareket ettiğini söylüyor. Yatak
odalarına giden koridorda, bir keşişinki kadar sade odasında, gereksiz eşyadan
arındırılmış salonda yürürken hep bir tedirginlik halindeymiş Borges. Korumacı
bir tavır elbette; otuzlu yaşlarında başlayan ve elli sekiz yaşına basmasından
sonra kesinleşen körlüğün kaçınılmaz sonucu. Ama söz konusu kişi Borges olunca,
yıllardır içinde yaşadığı evin, zihninin aynasındaki yansımasını da merak
ediyor insan. Ancak altmışlarının ortalarından sonra (yani kör olduktan sonra)
üniversiteler ve vakıflar tarafından dünyanın çeşitli yerlerinden davet alan
yazarın, gittiği şehirleri okumalarının bir temsili olarak gördüğünü düşünecek
olursak, evini de bir kelimeler dünyası olarak şekillendirdiğini
söyleyebiliriz. Böylece, peşimizi bırakmayan o basit soruya yeniden dönüyoruz.
Bu kez başka bir koridordan. İnsan ister istemez düşünüyor; yoksa sorunun
cevabı bir labirentin merkezinde mi?
Borges’in,
karısı Maria Kodama ile yolculuklarının notlarından oluşan “Atlas” kitabında,
kısa bir İstanbul bölümü vardır.  Tümüyle
okumalarının izdüşümünden yola çıkarak çizdiği İstanbul portresinde şöyle diyor
bu bölümde Borges: “Üç günde Türkiye’yi
ne kadar tanıyabilirim? Benim gördüğüm, çok güzel bir kent, Boğaziçi, Haliç ve
kıyılarında Rünik alfabeyle yazılmış taşlar bulunmuş olan Karadeniz girişi.
Kulağıma çalınan, yumuşak bir Almancayı andıran hoş bir dil. Buralarda, birçok
değişik ulusun hayali dolaşıyor olsa gerek: Ben, Bizans imparatorunun onur
kıtasını oluşturmuş olan ve Hastings’de olup bitenlerden sonra İngiltere’den
kaçan Saksonların katıldığı İskandinavları anımsamayı seçiyorum. Kuşku yok ki, keşfe
başlamak için Türkiye’ye yeniden gelmeliyiz.”
Biraz
tarih, biraz efsaneler, biraz coğrafya, biraz ses…  Kelimelerin dünyasından yola çıkılarak, yine
kelimelerle çizilmiş bir tablo. Dış gerçekliğin yazınsal gerçekliğe
dönüştürülme an’ı. Giderek, harflerden oluşan bir kent tasarımı.  Nasıl ki kurmaca bir metin okuduğumuzda,
gerçeğin yansımasına değil, yapıtın kurduğu gerçekliğin yansımalarına
bakıyorsak, Borges’in İstanbul’unda da benzer bir okuma yolculuğundan
geçiyoruz. Önemli bir farkla; bizim gayet iyi bildiğimiz (ya da bildiğimizi
sandığımız) bir coğrafyanın, yazınsal gerçeklikle dolu bir zihinde ne şekilde
karşılık bulduğunu anlamaya çalışıyoruz. Daha sade kuralım cümleyi: “Üstat,
İstanbul’u iyi anlatmış mı?” diyoruz.
Ancak,
yaşamsal gerçeklikteki karşılığını görmediğimiz (ancak fotoğrafların
rehberliğiyle kontrolünü sağlayabildiğimiz) bir evi, Alberto Manguel’in
satırlarında okuduğumuzda bu basit cümleyi kurmuyor zihnimiz. Ortak bir kabullenmeyle
çeviriyoruz sayfaları. Örneğin Borges’in yatak odası artık net bir görüntü:
Beyaz örtülü demir bir yatak, bir iskemle, küçük bir masa ve iki alçak
kütüphane. Kitapta fotoğrafı olmayan bu oda konusunda, Manguel’in satırlarından
başka veri yok elimizde. Mobilyaları, yaşam deneyimimizle şekillendirmek, odayı
hayal gücümüzle yerleştirmek zorundayız. Tabii bunu yapmak, kelimeler
dünyasından yola çıkarak yeni bir gerçeklik yaratmak istiyorsak. Ressam bu noktada boyamaya başlayarak, sorunun cevabını veriyor; yarı
bellek-yarı kurmaca bir metin üzerinden gerçekliği yeniden kurguluyor.
“Borges’in
Evi” bu tuhaf yazınsal bellek-kurmaca bellek oyunundan çok daha fazlasını
sunuyor bize. Borges’in okuma ve düşünce dünyasının labirentlerinde ferah bir
gezintiye çıkıyoruz sayfaların arasında. Ayna içinde ayna görüntüleriyle.
Borges’in aynasını Manguel’in aynasında görüp, oradan da kendi aynamızda
ruhumuza bakıyoruz. Bu yapısıyla giderek daha da Borgesyen hale geliyor metin.

Biliyoruz
ki her zihin, kurmaca bir dünyanın gerçekliğini yeniden yaratacaktır. Bu
yaratının kelimeler dünyasındaki kadar çok bakışlı bir karşılığı var boyanın
dünyasında da. O karşılığı bulmanın belki de ilk adımı, gençlik oyununa geri
dönmek. Karanlık bir odada, gözlerimi yumup kütüphanenin karşısına geçiyorum.
Borges kitaplarının hangi rafta durduğunu biliyorum, oraya yöneliyorum hemen.
Parmak uçlarım ciltlerde dolaşırken, zihnim sayfaların arasında yolculuğa
çıkmış durumda. Kurmaca bir dünyanın içinde yaşıyorum.

Yorumlar (1)

Merhaba,
Bu paylaşımınız bana babamın çocukken gözlerini yumup 'ekmek almaya gitme' oyunu oynadığında başını nasıl sokak lambasının direğine çarptığını anlatışını hatırlattı.
Dün akşam Sismanoglio Megaro'da hemen arkanızda oturuyordum. Konuşmanız sırasında düşünceleri ve davranışları sesiyle bu denli uyum içinde olan bir güzel insan gördüm. Söyledikleriniz hayatı sorgulama sürecimde yardımcım olacak, teşekkür ederim.

Mehpare
@MehpareKileci

bir yorum bırakın