Haziran, Vian

“Öylesine cevapsız bir keder ki bu, öfkemi büyütmekten başka
işe yaramıyor artık.”
Bir anda dökülüverdi bu söz ağzından. Hatta ilk anda kendi
sesini bile tanımadı.
Kafedeki masalar dip dibeydi. Yan masadaki adamın bu cümleyi
duymaması olanaksızdı. Önlerinden geçen yaşlı kadından gözlerini ayırmadan
“Cevapsız keder yoktur,” dedi.
Böyle bir sohbete girişmek için fırsat kolluyormuş gibiydi
ikisi de. Güneşin ısıttığı tenha sokağa bakarak şaraplarını yudumlamaları, bu
düşünceli halleri falan bahaneydi aslında. Beklenen olmuş, zihinden firar eden
bir söz sohbetin fitilini yakmıştı bile. Masa komşusunun söze hemen girmesinden
hoşlandı kızıl saçlı adam. Sağ bacağını yavaşça sol bacağının üstüne atarken
piposundan kalın bir duman bulutu üfledi, “Yok mudur gerçekten?” diye sordu.
 “Kedersiz cevap da
yoktur.”
“Laf oyunu bu. Eğer böyle oyunlara sığınıp kederimizden
kaçabileceğimizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz bay…”
Adını söylemedi Boris Vian. Gülümsemekle yetindi. İnce
kravatını şöyle bir düzeltip sandalyesini pipolu adama çevirdi yavaşça. Bakışları
hüzünlüydü. O gün yatağından kalktığından beri yalnız bırakmamıştı bu hüzün
onu.
“Şöyle söyleyeyim beyefendi. Kelime oyunlarını severim.
Hatta kelimelerin oynamaktan başka işe yaramadıklarını düşünürüm. İletişim
falan laf. İsteselerdi hiç konuşmadan iletişim kurmayı öğretirdi atalarımız.
Hayvanları düşünün. Sizce daha mı az iletişim kuruyorlar bizden? Kelimeler,
insanlık denilen bu saçma tablonun biraz daha çekilir olmasını sağlamaktan
başka işe yaramayan oyuncaklar. Alırsınız bir kelimeyi, eğersiniz bükersiniz,
istediğiniz yolculuğa çıkarırsınız. Hem siz nasıl kullanacak olursanız olun,
karşınızdaki istediği gibi yorumlayacaktır. Sizin söylediğiniz söz değildir
iletişim denen şey, karşınızdakinin anladığıdır. Emin olabilirsiniz ki, herkes,
her zaman istediğini anlayacaktır. O yüzden oyunu dilediğiniz gibi oynayın.”
“Peki siz de şu anda benimle oyun mu oynuyorsunuz?”
“Belki.”
“O zaman bilin ki, oyun istediğiniz gibi ilerlemiyor Boris
Vian.”
İkisi de durdu bir anda. Boris Vian adını duymanın
şaşkınlığını gizlemedi. Kızıl saçlı adam şarabından iri bir yudum aldı, ağzında
çevirip zevkle yuttu.
“Neden şaşırdınız, elbette tanıyorum sizi. Bütün
yazdıklarınızı satır satır takip ettim. Çoğu zaman hayranlıkla, kimi zaman
kıskançlıkla. İnanın hem yazdıklarınızda hem de şu an yüzüme karşı
söylediklerinizde, hep demek istediklerinizin peşine düştüm, anlamak
istediğimin değil.”
Bu meydan okuma hoşuna gitmişti Boris Vian’ın. İçinde bir
şeyler kıpırdadı, yazmak istedi. Oysa bir süredir romanlarından çok trompetini
düşünüyordu. Bir el hareketiyle şarabını yenilemesini işaret etti garsona.
“Bakın, garsonla kelimelere gereksinim duymadan
anlaşabildim.”
“Basit bir eylem. İki tarafın da ezbere bildiği bir hareket.
Farklı bir marka içmek isteseniz söyleyemezdiniz bu şekilde.”
“Bütün o markalarla çevrelemeseydik dünyamızı, buna gerek
kalmazdı zaten.”
Bu zeka dolu cevap diğerinin gülmesine neden oldu. Cebinden
büyük bir mendil çıkarıp gürültüyle burnunu temizledi. Garson şarabı tazelerken
bisikletli bir adam geçti önlerinden. Sessizce bisikletlinin ve garsonun
hikayenin kadrajından çıkmasını beklediler.
“Zihinleri kurcalamayı seviyorsunuz,” dedi pipolu.
Konuşurken piposunun kıvrımlarına bakıyordu.
“Yanılıyorsunuz,” dedi Boris Vian. Ceketinin iç cebinden bir
paket Gauloise çıkardı. Masanın üstünde duran kibritle yaktı sigarasını. İlk
nefesin dumanı Paris güneşinin altında asılı durdu bir süre. “Yanılıyorsunuz.
Ben zihinleri sadeleştirmeyi severim. Her saniyemiz Ellington müziği kadar
sakin ve anlaşılır olsaydı keşke.”
“İsteklerinizle sözleriniz öyle büyük bir çelişki içinde ki.
Kederle yanıp tutuşmanız çok normal.”
Vian ilk kez dikkatle baktı yan masadaki adama. Altmış
yaşlarındaydı. İri kareli kahverengi ceketinin kol ağızları eprimişti. Burnunun
üstündeki kırmızı noktalar şarabın uzun yıllardır süren dostluğunun işareti
gibiydi.
“Sohbete keder kapısından giren ben değilim beyefendi,
sizsiniz. Gerçi sohbet demek doğru olur mu bilemiyorum. Belki de konuşmuyoruz
bile.”
“Belki de,” dedi yaşlı adam. “Belki de Cinéma Marbeuf’taki
gösterimin öncesinde o kadar heyecanlısınız ki, zihniniz size bir oyun
oynuyor.”
Bu son sözle irkildi Boris Vian. Tedirginlikle baktı adama.
Diğeri istifini bozmadan devam etti sözüne.
“Şaşırıp durmayın lütfen. Sizinle ilgili her şeyi biliyorum.
Bu akşam Marbeuf’ta ‘Mezarlarınıza Tüküreceğim’ romanınızdan uyarlanan filmin
gösterimi var. Bir gala. Açıkçası Christian Marquand’ın nasıl bir oyunculuk
sergilendiğini ben de merak ediyorum. Filmle romanınızla uğraştıkları kadar
uğraşmazlar dilerim. Ayrıca bu filmin sizi yazmak konusunda yeniden
heyecanlandırması en büyük isteklerimden. Ölmeden önce yeni bir Vian romanı
okumak isterim doğrusu.”
İki günde yazıp bitirdiği ‘Günlerin Köpüğü’ romanına son
noktayı koyduğu andaki mutluluğu hatırladı birden Boris Vian. Bir gülümseme
yayıldı yüzüne.  İçinden “Belki de yeni
romanımın kahramanlarından biri siz olursunuz dostum,” dedi.
Ayağa kalktı. Kadehinin dibindeki şarabı iri bir yudumda
midesine yolladı. Galadan sonra devam ederim içmeye diye düşünüyordu. Pipolu
adama “Sizinle sohbet etmek büyük bir mutluluktu sevgili dostum,” derken cebinden
çıkardığı bir avuç bozukluğu masaya bıraktı. Kelimelere gereksinim duymadan,
bakışarak vedalaştılar.
Otuz dokuz yaşındaki yazar tam yola koyulacakken batmaya
hazırlanan güneşe baktı. Mırıldandı. “Ben o keder sayesinde anlayabiliyorum
hayatı.”
Günlerden salıydı, takvimler 23 Haziran 1959’u gösteriyordu
ve ne yazık ki Boris Vian galadan sonra şarabını yudumlayamayacaktı.
Desen: Ali Seyitoğlu

Yorumlar (2)

içime bir titreşim yayıldı okurken.
Vian zaafım, en büyük zevkim. Bunun dışında bunlar gerçek mi? Yoksa siz mi yazdınız? Nasıl bir benzerlik aklımdaki Vian hareketleriyle… Nasıl bir incelik kravatı düzeltmede, şarapta, kelimelerde. Gerçek mi bu? Çok merak ettim.

Güzel bir gün dilerim. Kısa olacaksa da dolu olsun Vİan'ın hayatı gibi.

Yoksa siz misiniz o adam, değerli Yekta Kopan 🙂 Çünkü siz Vian'ı benim gibi çok seviyor ve yalnızlığınızın ortaklığından mı bilmem, sık ele alıyorsunuz. hep "demek istediklerinin peşine düştüğünüzden" mi yoksa; "anlamak istediğinizin değil…"

Yekta Kopan, ben yazınızı okumadan edemiyorum. Yayınladığınız ilk gün farklı zamanlarda dönüp 3 kez okudum. Boris Vian'ı ele alarak ve bu şekilde alarak kalbimi fethettiniz. Blogunuza yazdığınız günden beri bu yazınız ömrüm elverdiğince posta kutumda. Dönüp dönüp okuyorum. Okuyacağım. Sanki yeryüzü Vian'a sahip olduğu için hâlâ şanslıymış gibi.

Yorum yap