Gelecek Daha Güzel Günler mi Getirecek?

Bir konunun iki ucundan tutmak, iki farklı bakış açısını
aynı masada buluşturmak her şeyden önce bir iletişim edebi gerektiriyor.
Öğretim sistemimizde kendisine bir ‘arena sporu’ olarak yer bulabilen
münazaraların günümüzdeki karşılığı televizyonlardaki tartışma programları.
Konuşmacının bilgisinden, düşünce sisteminden, tezinden çok neyi nasıl
söylediğinin önemsendiği bu programlarda moderatör çaresizlik içinde sağa sola
laf yetiştirir ve giderek bu da “gösterinin” bir parçası haline gelir. Konuşmacıların
rolü de bellidir: “Bir avuç iktidar
için”
yola çıkıp “iyi, kötü ve
çirkin”
i oynamak.
Kanada’nın önde gelen kamu politikaları etkinliklerinden
biri olan Munk Münazaraları’nın da
temelde pek farkı yok aslında. Aurea Vakfı’nın on yıldan daha uzun süredir düzenlediği
münazaralar dizisinde bugüne  kadar çok
sayıda siyasetçi, entelektüel, bilim insanı, sanatçı ve aktivist konuşmacı
olarak sahneye çıkmış. Amaç, dünyanın yüz yüze olduğu temel kamu politikaları
meselelerinin tartışılabileceği küresel bir forum ortamı sağlamak.
Böyle oturumlar, çoğunlukla batının kendi yarattığı
sorunlarla hesaplaşma gösterisidir bence. Küresel ölçekteki sorunları
tanımlama, sınıflandırma ve çözüm yollarını da kendi çerçeveleri içindeki bir
alana sıkıştırma çabaları, en hafif yaklaşımla bir ikiyüzlülük olarak
gelebilir. Bunun bir nedeni de, olgulardaki “seçici ve seçkinci” tavırlarıdır. Ama
bir de madalyonun diğer yüzü var. Şu ya da bu kaynaktan fışkıran sorunlarla, şu
ya da bu şekilde yüzleşmek gerekiyor. Nerede ve nasıl olursa olsun,
tartışmalardan korkmamalıyız.
6 Kasım 2015’te Toronto’da gerçekleştirilen “Gelecek Daha güzel Günler mi Getirecek?”
oturumunun çevirisi Domingo Yayınları
tarafından, Cem Duran çevirisiyle yayımlandı. Bu oturumun konuşmacıları,
bilişsel bilimin öncülerinden Steven
Pinker
, tarih ve evrim kitaplarıyla tanınan Matt Ridley, çağımızın popüler felsefecilerinden ve yazarlarından
biri olan Alain de Botton, New
Yorker’daki yazılarıyla tanınan gazeteci Malcolm
Gladwell
.
Münazaraların yapısı gereği iki kişi başlıktaki tezi
olumlarken, diğer ikisi de karşı çıkıyor. Bu oturumda Steven Pinker ve Matt
Ridley geleceğin daha güzel günler getireceği tezini savunuyor. Onlara göre dünya,
geçmişle kıyaslayınca barış, sağlık ve refah konusunda çok daha iyi bir
noktada. Bu iyileşme, geleceğin de olumlu olacağının bir göstergesi. Savlarını çoğunlukla
bilimsel gelişmeye ve istatistiki verilere dayandırıyorlar. Alain de Botton ve
Malcolm Gladwell ise önümüzdeki günlerin şimdiki zamandan daha kötü olacağını
iddia ediyor. Geleceğe yeni bir felsefeden bakmamız gerektiğini söyleyen Alain de
Botton, bu felsefesini “karamsar gerçekçilik” olarak adlandırıyor. Gladwell
ise, tartışma boyunca bilim dünyasının sayısal verilerinin karşısına sanatın
düşünce sistemini yerleştirmeye çalışan Alain de Botton kadar karamsar olmasa
da, iflah olmaz bir şüpheci. Geleceğin, geçmiş kıyaslamasıyla
olumlanabileceğine inanmıyor.
Bir okur olarak kendimi karamsar ve şüpheci ikiliye, yani
Alain de Botton/Malcolm Gladwell ikilisine daha yakın hissettim. Kimi
kitaplarını hayranlıkla okuduğum Pinker/Ridley ikilisinin nükleer enerji,
adaletsiz gelir dağılımı, küresel ısınma ve çevre sorunları konusundaki
görüşlerini de şaşkınlık ve üzüntüyle okudum. Hangi görüşün diğerine üstünlük
sağladığının izleyenlerin oylarıyla belirlendiği Munk Münazaraları’nın bu
oturumunda hangi görüş “galip” geldi derseniz, cevabı kitapta derim. Zaten
böylesi kitapların “galibiyet-mağlubiyet” ekseninde değil, farklı düşüncelere
kulak kabartmak amacıyla okunduğuna inanırım. Bu kitap da, bir düşünce
jimnastiği yapmamızı fazlasıyla sağlıyor.
Yer yer birbirlerine “ahmak” demekten, fiziksel
özellikleriyle dalga geçmekten, birbirlerinin düşüncelerini küçümsemekten
çekinmeyen dört konuşmacının sarkastik tavırları yer yer doğrudan saldırıya dönüşüyor.
Siyaseten doğrucu (politically correct)
olma kaygıları yok. Bu tavır bir yanıyla münazara üslubunun önceden çalışılmış,
hatta planlanmış olduğu hissine veriyor. Bir yanıyla da odaklanmayı ve takibi
kolaylaştırıyor.

Kısa bir münazara oturumu dünyanın sorunlarını çözemez.
Okurun net bir düşünce edinmesini de sağlamaz. Ama yeni bir düşünce zemini
yaratabilir. Dört konuşmacının tartışmasından geriye çokça soru kalıyor okura.
Temel soru ise oturumun başlığıyla aynı: Gelecek daha güzel günler mi getirecek?

Yorum yap