Edebiyat çevirisi mümkün müdür?

Yıl boyunca çok sayıda çeviri kitap okuyorum. Bazıları
hakkında tanıtım yazıları kaleme alıyorum. Bu yazılarda kitabın çevirmenini de
anmayı unutmuyorum. Bu değerlendirmeyi yaparken, kitabın Türkçedeki okunurluğu,
anlaşılırlığı, yazarın kurduğu dünyanın dildeki yansıması, üslup bütünlüğü ve
sürekliliği gibi noktalara bakarım. Bir çevirinin “iyi-kötü” olarak
tanımlanması, kendi dilimdeki bilgimle başlar. Sonra tanıtım yazısına birkaç
sözcükle yergilerimi ya da övgülerimi yazarım. Övgü sözcükleri bellidir;
mükemmel, başarılı, akıcı…
Edith Grossman’ın
YKY tarafından yayımlanan Çeviri Neden Önemlidir? adlı
kitabını okuduktan sonra bunun sığ bir yaklaşım olduğunu anladım.
Çoğu kitap eleştirmeninin –ya da benim gibi tanıtım yazısı yazanların- asıl
metinle çeviri metin arasında nitelikli bir karşılaştırma yapmadığı ve
yapamayacağı ortada. Bu kolaycı övgü ya da yergilerin nedeni, çevirmenin
yaptığı işin betimlenememesi.
1936 doğumlu Edith Grossman, Latin Amerikalı ve İspanyol
çağdaş yazarlarının en önemli İngilizce çevirmenlerinden biri. 2003 tarihli Don Quijote çevirisi bir başyapıt
olarak değerlendiriliyor. Ancak eserlerin aslı için kullanılacak başyapıt sözcüğünü özellikle seçtim.
“Bir yapıtı başka bir dil için değiştirdiğimizde o yapıt bize ait olur (ancak
gizemli ve anlaşılmaz bir biçimde aynı anda özgün metnin yazarının yapıtı da
olmayı başarır)” diyor Grossman. Çeviri eylemini başlı başına bir yeniden
yazım
süreci olarak tanımlayınca, ortaya çıkan yeni esere başyapıt
demek yerinde oluyor kanımca.
Çeviri Neden Önemlidir? Grossman’ın Yale Üniversitesi’nde
yaptığı üç konuşmanın metninden oluşuyor. İlk bölüme o meşhur ve sert soruyla
başlıyor yazar: “Edebiyat çevirisi mümkün müdür?”
Usta çevirmen Ralph Manheim’in çeviriyi yorumlayıcı bir performans olarak tanımladığını vurguladıktan sonra
şöyle diyor Grossman: “Kimsenin aklına bir oyuncunun bir rolü ya da bir
müzisyenin bir müzik parçasını yorumlamasının mümkün olup olmadığını sorgulamak
gelmez. Oyucular rolleri, müzisyenler parçaları kusursuz yorumlayabilirler;
çevirmenler de edebiyat yapıtlarını başka bir dilde yazabilirler.” Yorumlama konusuna
yaklaşımı ve bu noktadan yola çıkarak verdiği örnekler önemli. Okuyana
yorumlama alanı tanıyan yaklaşımı, kitapla okur arasında kendiliğinden bir
sohbet ve tartışma başlatıyor.
“Çeviri, başka bir toplumda ya da başka bir çağda yaşamış
olan insanların düşüncelerini ve duygularını edebiyat aracılığıyla anlamamızı
sağlar,” dedikten sonra birbirlerinin kitaplarını ancak çeviriler sayesinde
okuyabilmiş ve birbirlerinden etkilenmiş yazarlar arasında bir zincir
oluşturuyor Edith Grossman. Marquez’deki Faulkner hayranlığı, Faulkner’daki
Cervantes sedası, Toni Morrison’daki ya da Carlos Fuentes’teki Marquez
etkisi… Çevirinin olmadığı bir dünyanın içe kapanışını, kültürel kuraklığını
sıkılmadan, yorulmadan, tane tane anlatıyor Grossman.
Çeviri sorunlarını ele alırken çuvaldızı ABD ve İngiliz
yayıncılık dünyasına batırmayı da ihmal etmiyor. Edebiyat hakkında tebessüm
ederek, sevecen bir dille konuşan yazar, bu konularda sözünü sakınmayan
akademisyen kimliğini hissettiriyor. ABD ile İngiltere’de her yıl yayımlanan
çeviri kitaplar arasında edebiyat çevirilerinin oranının yalnızca yüzde iki ile
üç arasında olduğunu söylerken, yayınevlerinin önyargılı ve düşüncesiz
tavırlarını yerden yere vuruyor. Aynı sert üslup, çevirilerin görmezden
gelinmesi konusuna girdiği bölümlerde de söz konusu. Yazarlar çoğunlukla övgüyle
ansalar da, yayınevlerinin gereken değeri vermediği, üniversitelerin önemsiz
gördüğü, kitap değerlendirme yazılarında gözle görülür biçimde yok sayılan bir
alan var karşımızda. Biz okurların da dünyayı kendi dilimizde anlamamızı
sağlayan emeği hakkınca görmediğimi bir alan: “Çeviri okurken aslında okuduğumuz çevirmenin metnidir. Kuşkusuz bu
metnin esin kaynağı özgün metindir ve yetkin çevirmenler özgün metne büyük bir
özen ve saygıyla yaklaşırlar; ancak kitabın başka bir dilde üretilmesi
çevirmenin tek başına üstlendiği bir görevdir ve bu görevin tamamlanması
sonucunda ortaya çıkan metin de kendi gerçekliği içinde değerlendirilmeli ve
yargılanmalıdır.”
Bu son paragraf, okuduğum çeviri kitaplarla ilişkimi gözden
geçirmemi sağladı. Eminim ki, Çeviri Neden Önemlidir? Bütün
okurlarında, gözden geçirme, sorgulama ve yeniden yorumlama ışığı yakacaktır.
Zihin açıcı bütün kitaplarda olduğu gibi.
Edith Grossman, nasıl tane tane anlatmaya çalıştıysa, bu
kitabın çevirmeni Ayşe Ece de, aynı tonda, bir çeviri dili tutturmuş. Şimdi,
çok akıcı diyeceğim, olmayacak. Ama Grossman’ı kızdırmak pahasına, Ayşe Ece
çevirisinin akıcı olduğunu vurgulamalıyım.
Edebiyat fakültelerinde ve çeviri bölümlerinde bu kitap
ezbere bilinen bir kitaptır, eminim. Kitabın sonundaki kaynakçada yer alan
kitaplar da okutuluyordur öğrencilere. Benim hayalim başka. Keşke bu kitap üniversite
eğitimi öncesinde okutulsa. Hatta resmen önerilse ve eğitim programına alınsa. Kitaba
adını veren soru, sadece başka bir dilde yazılmış kitapları anlamamız için
değil, dünyanın başka dilleriyle iletişim kurabilmemiz için de önemli. Octavia Paz’ın sözleriyle; Konuşmayı
öğrenmek, çevirmeyi öğrenmektir.

Dünyayla konuşmayı
öğrenmemizin zamanı gelmedi mi?

Yorum yap