“Bu bir pipo değildir!”

Aynaya bakıyorum,
kimim ben (…), ölümle yüz yüze geldiğimde, nasıl davranacağımı bilmek
istiyorum. Tenim korkabilir, ben korkmuyorum.

 
En çok bu cümlelerden etkilendiğini yazmışsın. Bütünden
çekip çıkardığın bir parçayı kişiselleştirme, kendine özel kılma isteğini
anlayabiliyorum. Bütünü bir kenara koyup cümleleri birbirleriyle yarıştırmak,
birini diğerinin önüne geçirmek, birinci gelenin hangisi olduğunu diğerlerine
göstermek istercesine altı çizili cümleler yaratmak, oyunumuzun en
heyecanlandırıcı yönlerinden biri. Evet, birbirimize yeniden kurallarını
anlatmadan oynayabileceğimiz bir oyunumuz var; okumak. İşin keyifli yanı,
ebeleyen-ebelenen, yenen-yenilen, kazanan-kaybeden olmadan oynanabilen,
bitişsiz bir oyun bu. Çocukluğun erken inen akşamlarında, pencereden yarı
beline kadar sarkan bir annenin, yemek hazır bağrışlarıyla sonlanması
gerekmeyen, mahallenin zengin çocuğunun, topumla kimseyi oynatmayacağım
bencillikleriyle lekelenmeyen, üç-beş yaş büyük bitirimlerin fiziksel güç
gösterileriyle yaralanmayan bir oyun bu. Metinler hepimize eşit uzaklıkta
duruyor. O satırlara ne kadar yanaşıp ne kadar uzaklaşabileceğimizi belirleyen
değişkenler toplamına hayat diyoruz ve hayatımızdan izin almadan oynuyoruz.
 
Okuyoruz.
 
Masallara meraklı çocuklardan söz etmiştin bir keresinde.
Gecenin gelmesini, masal okuma saatinin yaklaşmasıyla eşdeğer gördüklerinden
karanlığa âşık olan çocuklar. Kırmızı başlıklı kızın kıyafetinin ayrıntılarını,
orman yolundaki ağaçların sayısını, kurdun çıkardığı sesi (anne/babanın yani
hikâye anlatıcısının sesi değil midir bu?), en önemlisi masalın sonunu ezbere
bilen çocuklar. Bütün ‘ezberlemişliklerine’ rağmen, masal biter bitmez yorgun
düşmüş ebeveyne, bir daha anlat, diyen çocuklar.
 
Neden yeni bir masal dinlemek istemez de, yeniden, yeniden
aynı dünyaya girmek ister bir çocuk? Biz de her yeni dinleyişte/okuyuşta
kurmacadan süzdüklerimizi kendi gerçeğimize (kendi ‘şimdi ve burada’mıza)
katmaya çalışmıyor muyuz? Sevdiği masalın her yeniden anlatılış an’ını özlemle
bekleyen çocuklardan ne farkımız var? Hayatla kurmaca arasındaki sınırda
yürümeyi ve hangi anda hangi tarafın topraklarına bastığımızı bilmeden yol
almayı seviyoruz.
 
Bir cümlenin altını çizmek… Neden? Kitabı bir daha elimize
aldığımızda nerelere öncelik verdiğimizi hemen görebilmek için mi, başkalarına
ödünç verdiğimizde (işin garibi bunu da pek yapmayız) altını çizdiğimiz
cümlelere bakarak bizi daha iyi tanımalarını sağlamak için mi, içine girdiğimiz
kurmaca dünyanın haritasında izler bırakabilmek için mi yoksa yazarın eşit uzaklıkta
durduğu cümleler arasındaki dengeyi bozabilmek için mi? Belki de hepsi…
Kişiselleştirme çabası bunun tek açıklaması olamaz değil mi?
 
Kimi zaman bir cümleyi, özenli bir el yazısıyla defterimize
aktarıyoruz (nasıl da düşkünüzdür o defterlere değil mi?). Başkalarının
kaleminden çıkmış bir defter dolusu cümleye neden gereksinim duyuyoruz? Yazarın
dünyasının temize çekilmesi mi gerekiyor? Hayır! Okur olmanın, bütün o
cümlelerin asıl sahibi olmak anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz.
 
Bizler, yazarın simgeleştirdiği imgelerin şifre
kırıcılarıyız. Okuyoruz.
 
Büyük keşifler döneminde yaşamayı çok isterdim. Hem de bir
kâşif olarak. Ama sadece o bilinmezlerle dolu yolculuklara çıkmak için değil;
benden önceki keşiflerin hikâyelerini, kâşiflerin seyir defterlerini
okuyabilmek için. Macellan’ın günlüğünü okumadan Ümit burnuna gitmenin ya da
Kolomb’un anılarını hatmetmeden Amerika’ya yollanmanın ne anlamı var ki? İşte
bu yüzden yeni bir yolculuğa çıkmadan Dostoyevski’nin, Nabokov’un, Poe’nun,
Fowles’un, Çehov’un, Atılgan’ın, Tanpınar’ın, Atay’ın, Pamuk’un ve daha
nicelerinin seyir defterlerini, (bütün ‘ezberlemişliklerine’ rağmen, masal
biter bitmez yorgun düşmüş ebeveyne, bir daha anlat, diyen çocuklar gibi) bir
daha okuyoruz. Hangimizin Don Kişot cildi karıştırmaktan paramparça olmamıştır
ki?
 
Aslında sana bütün gerçekleri anlatmak niyetindeydim.
Yazıyla olan ilişkim konusundaki gerçekleri. Ama sonra, ortak dilimiz, bitimsiz
oyunumuz geldi aklıma. Beni anlayabileceğin tek dil üstünden konuşmayı
yeğledim. Don Kişot’u okumuş insanların, Magritte’in tablosuna bakıp da “bu bir
pipo değildir” derken, bıyık altından gülmelerini sağlayan dil, Atay’ı okumuş
insanların korkuyu beklemenin bile keyfini çıkarabilecekleri oyun. Beni
anlayacağını biliyorum; en azından bütün bunları bu yüzden yazıyorum.
 
Yine de gitmeden bir gerçeği paylaşmalıyız; bütün o
cümlelerin asıl sahibi okurlardan biri olarak, bana ait olmayan o cümlelerin
bir kez daha altını çizmeni istiyorum. Ya da kendi dünyana hapsedebilmek için
defterine not etmeni…
 
Aynaya bakıyorum,
kimim ben (…), ölümle yüz yüze geldiğimde, nasıl davranacağımı bilmek
istiyorum. Tenim korkabilir, ben korkmuyorum.

Yorumlar (7)

Meandshadows dedi ki;
Bir cümlenin altını çizmeye sebep, o cümlenin zamanın akışına kapılıp gitmesini engellemek, boşuğa bir anlam kazımak, anlamın farkındalığını yakalamak, kedinin fareyle oynadığı gibi sözcüklerin tadını çıkarmak ya da kurşun kalemin sözcüklere dokunuşunu hissetmek olabilir. Altı çizilen her cümle, önemsenmişliğin gururuyla bir adım öne geçer, yeni okuyucusunu beklemeye koyulur. Oysa yeni okuyucu kendi yol çizgisini belirlemek, kendi keşfini yapmak, kendi izini bırakmak için temiz bir sayfadan okumaya devam eder…

Müthiş, bir okur-yazar olmak ancak bu kadar içten anlatılabilirdi.İyi ki annemden masallar dinlemişim, iyi ki siz yazmışsınız ben okumuşum, iyi ki kitapların dünyasında kaybolmuşum, iyi ki bu oyunu keşfetmişim dediğim anlardan biri. Ne söylenebilir ki başka? Oyuna devam 🙂
Simge Desen Türk

Sizi anladığımızı bildiğinizi bilmek öyle güzel ki… Ve cümlelerinizin altını çize çize okumak. Altı çizili cümleler ile çoğalıyoruz biz. İşte ben bunu çok seviyorum. Daha doğrusu biz bunu çok seviyoruz.

bu yazıyı, bir de senin sesinden duymak isterdim, aynı samimiyetle. Yazıların altını çizdiğimiz gibi seslerin de altını çiziyoruz. Her çizim farklı bir yankı oluşturuyor.

Keşke bir ses bloğun olsa, aynı yazıyı bir ben okusam, bir o okusa, bir de sen okusan… Altını çizdiğimiz yerleri paylaşmış olurduk. Güzel olurdu…

İyi geceler (@sosyal_bilgiler)

Sevgili Yekta Kopan

Denemenizi okurken ''Gizli Özne'' den kaynaklı (sebebini tam olarak ben de bilmiyorum) okuma sıkıntısı yaşıyorum. Okuduğumu anlayamadığım için göğsüm daraldı, odaya kasvet çöktü, daha fazla odaklanamadım. Sormam gerekli.

''Okur olmanın, bütün o cümlelerin asıl sahibi olmak anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz.'' cümlesinde bahsettiğiniz ''bütün o cümleler'' den kastınız ''altını çızdiklerimiz'' mi yoksa ''bütün okuduklarımız'' mı?

Kendim bulduğum ''altı çizilenler'' cevabı öylesine yanlış geliyor ki, bu benim suçum mu yoksa anlatım bozukluğu mu anlayamıyorum. Yine de bilen birine özellikle yazıyı yazan kişiye ulaşmak mümkünken sormamak bence tamamen aptallık.

Cevabınızı içtenlikle merak ediyorum.

Yazının sahibi değilsem de dışardan okuyan farklı bir göz olarak naçizane yorumumu paylaşmadan edemedim Sn. Özışıklar. Öncelikle ben yazıda kendimi bulduğumu belirtmeliyim.Yazıdaki hep aynı masalı dinlemek isteyen, kitapların altını çizip temiz sayfalara aktaran o gizli özne benim.Belki de herkes kendini bulsun diyedir yazının gizli özneyle yazılmasının sebebi.Bana kalırsa; 'Okur olmanın, bütün o cümlelerin asıl sahibi olmak anlamına geldiğini çok iyi biliyoruz.'cümlesinde merak ettiğiniz sorunun cevabı da sizin de dediğiniz gibi "altı çizilenler".Çünkü altını çizdiğimiz her cümle bi' anda sizin oluyor.Sahiplenmek de burada başlıyor..Hayatta da öyle değil mi altını çizdiğine sahiplenmek ister insan altını çizdiği çok şeye de sahip olmak.Bence bunun size yanlış gelmesinin sebebi ne sizin suçunuz ne teknik bir hata, belki de tam olarak kendinizi bulamamışsınızdır.Dedim ya naçizane yorumlarım..

Sevgiyle kalın,

bir yorum bırakın